Semizotu salatasının içine düşen sinek, seninkilerin bildiği Şermin, soğuk ama girince alışılan deniz, her yerde kesilince çabuk gelen elektrik, TOKİ’den evler, son otobüsler, migreni tutanlar, zona olanlar... Köprüsü görünmeyen trafik, nar ekşisi, dut kurusu... Falan filan ve filankes işte.
Pınar Öğünç, hayatın mânâsızlığı içine mutluluk sahneleri koyma gayretlerini... Nefes alır gibi işlenen küçük kötülükleri, istemeden yapılan küçük iyilikleri... Yalnızlığın, tesellinin, tahammülün ve mırıl mırıl söylenen yalanların vesilelerini... Teferruatları, boşlukları, saçma hararetleri, gergin ve gevşek karşılaşmaları, tuhaflıkların derinliğini, kısacık manzaraları anlatıyor. Yan yana ve apayrı. Aksi Gibi, beyhudenin, eksikliğin, çelişkilerin, sıkıntı yok diyebilmenin hikâyeleri... Türkçe edebiyata yeni bir parantez... “Bir derdimiz mi vardı?”

Wednesday, January 28, 2015

Sıradan insanların sıradan hayatları


Pınar Öğünç Aksi Gibi’de günlük yaşamın hayhuyu içinde derbeder olmuş fukaraları, amcaları, teyzeleri, tezgâhtarları, işadamlarını, gençleri, ihtiyarları; sizi, beni, bizi anlatmayı olağanüstü bir yalınlıkla başarıyor.


ÇAĞLAYAN ÇEVİK

Edebiyat tarihimizin, en önemli ve en çok tartışılan manifestolarından birisiydi Garip önsözü. Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet imzalı yazı boyunca Garip üçlüsü kendi şiir anlayışlarını ve peşine düştükleri yalınlığı uzun uzun izah ettikten sonra, eskiye ait olan her şeye savaş açtıklarını dile getirip son cümlelerinde patlatıyorlardı bombalarını: “Halbuki eskiye ait olan her şeyin, her şeyden evvel de şairanenin aleyhinde bulunmak lazımdır.”
Bir öykü kitabından söz etmek için, yıllar önce yayımlanmış bir “şiir” önsözünden alıntıyla lafa girmek, birçokları için tuhaf, hatta budalalık olarak görülebilir. Görülmemeli... Çünkü hakkında yazılacak yazılarda ısrarla “gazeteci”liğinin altı çizilecek Pınar Öğünç’ün “öykülerinden” söz edeceksek buna ihtiyacımız var. Peki neden, diye soracak olanlar alıntıladığım cümledeki “şairanenin aleyhinde” ifadesine biraz dikkatle baktıklarında, Öğünç’ün bunun bir benzerini Aksi Gibi adlı öykü kitabında neredeyse birebir uyguladığını görecekler.
Öykücü hiç şairane davranır mı canım, itirazlarını duyar gibiyim. Davranır efendim, bal gibi davranır. Çok eskilere gitmeye gerek yok, 2015’te olduğumuz için yuvarlak olsun son beş yılda yayımlanan öykü kitaplarına bir bakın, neler var neler. Bilhassa son iki yılı çok bereketli öykü yazımının. Bununla ilgili endişesi olanlar da yok değil. Haklılar da. Neyse, konumuz öykünün bereketli sezonu değil. Konumuz, o bereketli sezon içinde “aynı şeyi” yaparak tekrara düşen, sonra tekrarın tekrarına düşen metinler. Çünkü “hayatı roman” olacak kahramanların öykülerini yazıyor birçoğu. Kocaman kocaman kahramanlar, değil öyküye tek ciltlik yüzlerce sayfalık romanlara bile sığmayacak kahramanları anlatıyorlar. Birçoğu da bol kelime oyunuyla “yahu bunu şeyde de okumamış mıydık” dedirtiyordu insana. İlla birer “numara” çekme peşinde yazarlar, öyküler. Usul usul, sakin sakin giden olaylar silsilesi birden Tarantino filmine dönüveriyordu çok zaman. Haliyle zorunlu bir mizah! O dillere destan sokaktaki adam, üçüncü sayfa fukaraları, mahalle komşumuz, ablalar, teyzeler, amcalar, tezgâhtarlar, beyaz yakalılar... O kadar yalın hayatlarına rağmen neredeyse birer süperkahraman gibi çıkıyorlardı karşımıza!
Çünkü zordur, yalın olanı, bütün yalınlığıyla anlatabilmek.
Sıradan insanlar...
Söze şiirden girdik, yine şiir için kurulan bir cümleyi hatırlamak gerek: “şiir aza indirgeme sanatıdır” demişler. Doğru. Öykü de bir o kadar öyledir. Hayatım roman, diyen insanların hayatını öykü halinde yazabilmek için azaltmak, daha da azaltmak gerek. Koca bir ömür de olabilir anlatılan, kısacık bir an... O küçücük anı, uzun uzadıya anlatmak en kolayı. Asıl cesaret isteyeni o küçücük anın, kırılma anının anlatımını aynı kısalıkta, hatta yalınlıkta tutabilmektir. Asıl marifet, o kırılma noktasının bütün yıkıcı etkisini, tek bir sözle gösterebilmektir. Hele bunu, “şairane”lik dolu bir kelime oyunuyla değil de su kadar yalın biçimde anlatabilmek... işte orası biraz zor! Lafı çok uzattığımın farkındayım, ama bunu yapmak zorundayım. Çünkü Pınar Öğünç, Aksi Gibi’de o meşhur sıradan insanları; günlük yaşamın hayhuyu içinde derbeder olmuş fukaraları, amcaları, teyzeleri, tezgâhtarları, işadamlarını, gençleri, ihtiyarları, evlileri, bekârları; sizi, beni, bizi bütün yalınlığıyla anlatırken, bunu yine olağanüstü bir yalınlıkta başarıyor.
Nobel kurulu, Alice Munro’nun ödülü almasına gerekçe olarak ne demişti: “duruluk ve psikolojik gerçekçiliğiyle öne çıkan, incelikle işlenmiş hikâyelerinden dolayı.”
Hiç abartmadan söylemek gerek, Pınar Öğünç Aksi Gibi’de bu gerekçenin tam Türkçe karşılığını veriyor. Bir dantel gibi işliyor anlatacağı olayları, kişileri, hisleri. Bir ilişkiye dair sayfalarca anlatılabilecek kadar önemli, bütün bir metnin çekirdeğini oluşturacak noktayı, bir fiske darbesiyle koyuveriyor öykülerinde. Göz açıp kapayıncaya kadar, birkaç kelimelik bir cümleyle bütün boşlukları dolduruyor.


İşten kaytaran bir adamın, parkta yaşadığı fevkalade gibi görünse de aslında gayet sıradan birkaç saati. Sevgilisiyle ailesinin evinde kaçamak yapan gencin farkında olmadan annesinin duygu dünyasında yaratacağı zedelenmeyi. Belki de büyük hayaller uğruna bırakıp gittiği memleketine tek bir telefonla geri dönmek zorunda kalmayı. Şehrin yeni oyuncağı, açık alan spor aletlerinde -anlık bir cinnetle belki- makûs kaderini tarihe gömen kadınları. Ve daha nicelerini bir çırpıda, tek solukta anlatıyor Öğünç.
Bunları “şairane”lik tuzağına düşmeden yapıyor. Koca cümlelerle değil, küçücük bir detayla yapıyor. Hepimizin bildiği, “evet yahu tam da bu” dediğimiz/diyeceğimiz biçimiyle gösteriyor.
Yazının başında, hakkında yazılacak yazılarda ısrarla “gazeteci”liğinin altı çizilecek, demiştim Pınar Öğünç için. Kabul etmek gerekir ki, birçok okur bu kitaba onun gazeteci kimliğini göz önünde bulundurarak yaklaşacak. Ondan, büyük dramlar, kocaman insanlık tarihini sokaktaki adamın omzuna yüklediği hikâyeler bekleyecekler belki. Kürt bir genci anlattığında en az otuz yıllık bir gönderme, tezgâhtar bir kızda bir yaşanamamışlıklar silsilesi, plaza insanında çağın/sistemin dişlileri arasında derbeder olmuş biçare beyaz yakalıların trajikomik destanını, türbanlı bir kızda eski-yeni Türkiye metaforlarını hasılı kelâm her kahramanında koca bir arka planı arayacak okurlar. Daha doğrusu, bu klişelerden nemalanacağını sanacaklar. Ama hayır! İşte bu hataya düşmüyor Öğünç. Tüm saydıklarımın ve saymadıklarımın, gerçek anlamıyla “gündelik” yaşantısından bir sahneyi gösteriyor. Bu kadar!
Biraz düşünün şimdi, “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye” dizesi ne kadar çok şey anlatıyorsa şiirde, “Kocası eşofmanı üzerine pardösü giymesini şart koştu,” sözü veya “Alışıyorsunuz. Hayat gibi,” sözü o kadar çok şey anlatıyor Pınar Öğünç’ün öykülerinde. Kalemşorluktan, süsten, lüzumsuz söz oyunlarından uzak, yalın olanı bütün sahihliğiyle anlatan öyküler toplamı. Sıradan insanların sıradan hayatlarından, en sıradan anların en basit anlatımı.
Aksi Gibi’den söz ederken, en az Pınar Öğünç kadar, yalın, basit bir şekilde anlatmak isterdim derdimi, onun yaptıklarını. Ama kolay değil. Uzun lafın kısası Pınar Öğünç’ün yaptığı da hiç kolay değil, üstelik bu kadar başarılı olsun! Aksi gibi yapmış da...

25.Ocak.2015, Radikal Kitap

No comments:

Post a Comment